İçin rahat olsun Aşkın yoldaş; O ışıkları söndüreceğiz…

 

Aşkın (Hasan Karakoç) 28 Kasım 2016 tarihinde Dersim Aliboğazı'ında ölümsüzleşti.

Aşkın (Hasan Karakoç) 28 Kasım 2016 tarihinde Dersim Aliboğazı’ında ölümsüzleşti.

Havanın soğumaya, yaprakların sararmaya başladığı bir Eylül günü. Noktada Bakış yoldaşla beraber oturuyoruz. Gözümüz Bozan patikasında. Gelecek olanları bekliyoruz. Heyecanlıyız. Çünkü gelen grubun içinde yeni yoldaşlar olacak. Yeniler her zaman heyecan yaratır gerillada. Çünkü gelişmenin-güçlenmenin bir göstergesidir. Aynı zamanda merak yaratır. “Acaba kimdir?”, “tanıdık birileri var mıdır?”, “nereden gelmiştir?” vs. Aslında kim olduğu pek önemli değildir ama yinede tanıdık olanlarla yolların bir de gerillada kesişmesi farklı bir duygu yaratıyor.

İşte böylesi bir ortamda gözümüz patikada iken yoldaşların siluetlerini görmüştük. Üç kişiydiler. Öndeki yoldaşı tanımak zor olmadı. Uzun boyu ve yürüyüşünden öncü yoldaşı tanımıştık. Orhan yoldaştı. Arkasında ise iki yoldaş vardı. Ellerinde silahları olsa da kıyafetlerinden anlaşılmıştı yeni yoldaşlar oldukları. Yarı sivil-yarı gerilla üniformasıyla kendilerini açığa veriyorlardı. Bakış yoldaş ağaca asılı olan dürbüne uzandı. Patikaya doğru dürbün attı. Gelenlerden birisini tanımıştı. Heyecanı gözlerinden gizleyemedi;

“Vay be emle yoldaş gelmiş.” dedi r’leri söyleyemeyen konuşma tarzı ve sevinçle.

“Emre kim?” diye sordum. Çok mutlu olmuştu.

“Ama arkasından geleni tanıyamadım. Sanki ihtiyal bili…” diye ekledi.

“İhtiyar mı?” diye sordum.

“He baksana, kısa boylu, göbekli, bıyıklı. Ağıl yülüyor” diye yanıtladı.

“Dürbünü ver bakayım” dedim. Uzattı dürbünü;

“Savaş gençlelin işidil. Ne işi val bulada ihtiyallalın” diye esprisini de eksik etmedi.

“Dur bakalım öyle görüntüsüne bakarak yorum yapma belki senden gençtir” dedim.

“ben daha on yedi yaşındayım. Şu tipe baksana o en az kılkbeş yaşında” diye yanıt verdi.

Dürbünü aldım. Tağar suyunu geçmiş bize doğru yaklaşıyorlardı. İlk başta tanıyamadım. Biraz daha yaklaştıklarında en arkada ağır ağır öndekileri takip eden yoldaşın siması artık seçilmeye başlamıştı. Aşkın (Hasan Karakoç) yoldaşa benziyordu ilk başta. Pek ihtimal vermedim. Nedeni vardı. Uzun zaman boyunca Dev-SOL’da devrimcilik yapan bir yoldaştı. Farklı saflarda olsak da, ortak bir sürü pratiğin içine girmiştik. Nice paylaşımlarımız olmuştu. Bayramtepe- Filistin mahallesi halkının yıkımlara karşı direnişinde aynı barikatlarda defalarca çatışmıştık. Farklı bir örgütte olsa da yüreğinde Partizan’ın yerinin ayrı olduğunu dillendiriyordu her fırsatta. Kolay değildi unutması Partizan’ı. 6 yaşında Hanefi, 9 yaşında Koçeri köyünden zorunlu olarak Hozat’a, oradan da İstanbul’a uzanan yaşamı boyunca onlarca kez tanıklık etmişti TİKKO gerillalarının misafirliğine.

Ve ablası Leyla Karakoç yoldaş, 1998 yılında Tokat’ta bir TİKKO gerillası olarak ölümsüzleştiğinde Aşkın yoldaşta derin izler bırakmıştı. O zaman kararını vermişti. Ablasından boşalan mevzii dolduracaktı. Kendisi de bir TİKKO gerillası olarak dağları adımlayacaktı. Bunun için örgütlenmesi gerektiğini biliyordu. Hiç zaman kaybetmemeliydi. O gün, Leyla yoldaşın cenaze törenin ardından yoldaşlarla ilişkilenmeye çalıştı. Yoldaşlarla ilişki kurmanın zor olmadığını biliyordu. Zaten sık sık evlerine uğruyorlardı. O gün ve sonrasında yoldaşlarla defalarca Aşkın(Hasan Karakoç) yoldaşın evine uğramışlardı. Bir keresinde;

“Yoldaş ben de dağa gitmek istiyorum” demişti.

Yoldaşlar ise duygusal davranarak Leyla yoldaşın yeni şehit düşmüş olmasından kaynaklı bu talebi geri çevirmişlerdi. Aşkın yoldaş başka bir örgütte faaliyet yürütüyordu. “Böyle kararlar duygularla alınmamalıydı. İyi düşünmesi gerekirdi.” Yoldaşların bu yaklaşımı Aşkın yoldaşta belli tepkilerin oluşmasına, yüreğinde Partizan sevgisine rağmen araya mesafe koymasına neden olmuştu. Ama yine de bir bütün kopamıyordu. Kopmak imkânsızdı.

Yoldaşlar ne zaman evlerine uğrasa, kendi yoldaşları gelmişçesine seviniyor, onlarla sohbet ediyor, paylaşımlarını güçlendiriyordu. Güçlenen bu paylaşım ondaki mesafenin daralmasına yol açıyordu.

Aşkın yoldaşın en büyük hayali silahlı mücadele içerisinde aktif görev almaktı. Faaliyet yürüttüğü devrimci örgütle en şiddetli tartışmalarını bu yüzden yürütüyordu. Bu sistemde pasifizm ölüm demekti. Bunu biliyordu. Yürüttüğü tartışmaların sonuçsuz kaldığını anladığında yönünü Partizan’a çevirdi. Bu kez kararlıydı. Kim ne derse desin, nasıl değerlendirirse değerlendirsin, dağların yolunu tutacaktı. 2010 yılında tekrardan yoldaşlarla ilişki kurmuştu. Aslında yoldaşlarla ilişkisi zaten kopuk değildi. Ama bu kez faklıydı. Örgütlenmek istiyordu. Dağlara çıkmak, patikaları adımlamak, mevzilerde yer almak… Bu kez kimse engel olamayacaktı. Kararı netti.

Süreç yine de biraz uzamıştı ama bu sefer kimsenin “gerillaya katılma talebine” itirazı olmamasına rağmen. Bulunduğu semtteki ihtiyaçlar bir zorunluluk yaratmış, bir süre daha oralarda kalmasına yol açmıştı. Pek fazla yakınmıyordu. Çünkü hayalinin gerçek olacağını biliyordu.

Bu süre zarfında görev aldığı faaliyet alanında onlarca pratiğe girmiş, tüm yetmezliklerine rağmen görevleri yapmaya çalışmıştı. Ve nihayet 2012 yılında yoldaşlar “gerillaya katılacağını, hazırlıklarını yapması gerektiğini, ilişkilerini devretmesini” söylediğinde heyecandan ne diyeceğini bilememiş, hemen hazırlıklara girişmişti.

Aşkın yoldaş cephesinde bu gelişmeler yaşanırken ben ise onun hala diğer örgütte örgütlü mücadele yürütüyor olmasına yorarak gelenin o olduğuna pek ihtimal vermemiştim. Gelenler yaklaşıyordu noktamıza. Yaklaştıkça Aşkın yoldaş olma ihtimali yükseliyordu. Ama yine de acabalardan sıyrılamıyordum. Suyun karşı yakasında patikada ilerliyorlardı. Orhan yoldaş yeni noktamızı bilmiyordu. Seslendik. Bize doğru çevirdiler kafalarını. Sesin geldiği yeri netleştirmeye çalışıyorlardı. En sonunda bizi görmüşlerdi. Orhan yoldaş önde, yeni gelenler arkada suya doğru yöneldiler. Suyun önünde bir sağa, bir sola dolanıp duruyor, diğer yandan suyu geçebilecekleri uygun bir yer arıyorlar, yine patikanın girişini arıyorlardı. Biz ise Bakış yoldaşla noktada bu hallerine gülerek onları izliyorduk. Epey bir oyalandılar. Uzun yoldan gelmişlerdi. Yorgunlukları kesindi. Bir de şimdi ne yapacaklarını bilmeden bir sağa, bir sola dolanmaları onları zorluyordu. Normal şartlarda öncü patikayı arar bulur grubu çağırırdı. Oysa öyle olmamıştı. Orhan yoldaşın peşine takılmış, onunla beraber patikayı arıyorlardı. Normaldi. Gerillanın deyimiyle “acemi gerillaydılar.” Yeniler için böylesi durumlar bilinmezliklerle doludur.

Ne yapmaları nasıl davranmaları gerekirdi. Öncünün peşinden gitseler, zaten yorgunluktan ayakta zor duruyorlardı. Dolaşmak, hem de bilmeden dolaşmak yorgunluklarını daha da arttırıyordu. Gitmeyip öncüyü bekleseler “acaba haklarında ne düşünürdü eskiler?” “Yorgunluğa dayanamıyor, irade koyamıyorlar” ya da “ne kadarda nazlılar” diye düşünürler miydi? İlk izlenimin önemli olduğunu duymuşlardı aşağıdayken. Şimdi nasıl bir izlenim bırakıyorlardı acaba? Bu çelişkili durum içerisinde Orhan yoldaş patikayı bulmuş, yeniler de onu takip ediyorlardı.

En sonunda noktaya yaklaştılar. Artık Aşkın yoldaşı tanımıştım. İnanması zordu. Ama gelen ondan başkası değildi. Demek sözünün arkasında durmuştu. Leyla yoldaştan boşalan mevzii doldurmaya gelmişti. Yüreğindeki coşku ve sevinç, yüzündeki yorgunluk belirtilerini siliyordu.

Noktaya geldiler. Sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Gerilladaki ismini sordum. “Aşkın” dedi. Bakış yoldaşın tahmini aksine “45” değil, “32” yaşındaydı. Ama yine de gerillaya yeni katılan yoldaşlara göre ortalamanın üzerindeydi.

  • “Bu yaştan sonra seni hangi rüzgar attı buraya?”
  • “Ne yapalım ancak gelebildik.” diye yanıtladı. Terden sırılsıklam olmuşlardı. Kısa boyuna rağmen göbeği her zaman “ben buradayım” diyordu.
  • “Öldük açlıktan bee… yiyecek bir şeyler yok mu?” diye sordu. Bakış yoldaş bir şeyler hazırlamak için hareketlendi. Mutfağa doğru yönelirken kulağıma eğilerek;
  • “Biz bunu nasıl doyulacağız yahu?” diyerek kahkaha attı.
  • “Seni nasıl doyuracağımızı sordu?” dedim Bakış yoldaşı göstererek.
  • “Yok be yoldaş artık eskisi kadar yemiyorum” diye yanıtladı. Göbeğini göstererek;
  • “Belli oluyor” dedim.
  • “Su içsem yarıyor yoldaş” diye karşılık verdi.

İşte böyle bir sohbetle başlayan ve dört yılı bulan gerilla yaşamında son iki yılı kesintisiz ve aynı komutanlıkta neredeyse sınırsız paylaşımlarımız oldu Aşkın’la. Her paylaşım bizi birbirimize daha fazla yaklaştırdı. Yoldaşlığımızı güçlendirdi. Yeri geldi çok sert tartışmalar yaşasak da defalarca yoldaşlığını hissettiğim bir insan olarak yer aldı yaşamımda.

Aliboğazı’na geldiğinin ikinci günüydü.

  • “Ata toprağına geldim. Devrimden sonra buraların hepsine el koyma hakkına sahibiyim” demişti.

Hozatlıydı Aşkın yoldaş. Hemen Aliboğazı’nın çıkışındaki Kozluca köyü Hanife mezrasında doğmuştu. Koçuşağı aşiretine mensuptu. 38 Dersim isyanında Aliboğazı’nda düşmana karşı direnerek öldürülen Qopo’nun aşiretindendi. Kendince onun direnişi ile övünürdü. Her fırsatta anlatmaktan geri durmazdı. Öyle ki kitap okumayı sevmeyen biri olmasına rağmen, hemen her kampta bıkmadan ve sıkılmadan tekrar tekrar okuduğu tek kitap Qopo’ydu. Her okuduğunda Qopo’nun yeni bir özelliğini bulup onu anlatır dururdu. Yoldaşların “yeter artık, bırak bu aşiret ilişkilerini” isyanlarına rağmen,”Koçuşağı aşiretinin direnişçi geleneğini savunuyoruz yoldaş” diyerek hararetle savunurdu. Bu ısrarı yeni bir isimle hitap edilmesine neden olmuştu gerillada. Resmi ortamlar dışında artık çoğu kez “Aşkın” değil, “Qopo” olarak çağrılıyordu. O ise bununla gurur duyuyordu. Hemen her ortamda aşiret tartışmalarının muhatabı olmaktan kendisini bir türlü kurtaramıyordu.

Aşkın yoldaş; gerilladaki nam-ı diğer Qopo, Koçuşağı aşiretine mensup Bozan yaylacılarının “emmoğlu” , “ata toprağına geldim” dediği gün yönünü Aliboğazı’nın kuzey doğusuna doğru çevirip kalmıştı. Derin derin bakıyordu yamacın bir köşesine. Sanki bir resim tualine özenle yerleştirilmiş, yıkık evlerin köşe taşları, evlerin kenarında yalnızlığa meydan okurcasına uzanan bir sıra kavak ağaçları, kıvrılarak tepeden inen köy yolu ve sola doğru uzanan patikanın olduğu bir esere bakıyordu.

  • “Hayrola yoldaş nereye bakıyorsun?”
  • “Şu yamaçtaki köy hangi köydür.”
  • “Anuxlu”
  • “Arkasında hangi köy var?”
  • “Kozluca”
  • “Vay be” diye içerlendi. Devam etti.
  • “Onun da hemen arkası Hanefi” ilk defa duymuştum bu ismi. Ne çok şey silinip gidiyordu tarihten geleceğe aktarılması gereken. Ama yaşayanlardan silinmiyor işte geçmişin izleri.
  • “Hanefi sizin köy mü?”
  • “Evet”
  • “Ben sizi Kozluca’lı biliyordum.”
  • “Kozluca’lıyım yoldaş. Ama Hanefi mezrasından” başlıyor anlatmaya hikayesini. Hikayeler çoğu zaman hayal ürünüdür. Olmasını istediği gibi yazılır, anlatılır. Ama onunki hayal değildi. Gerçeğin, yaşamın ta kendisiydi.
  • “Bir gün gider miyiz köyüme yoldaş?”
  • “Sizin köy tam olarak nerede?”
  • “Komler’i biliyor musun yoldaş?”
  • “Biliyorum.”
  • “Onun üstünden gelen bir dere var. O derenin doğduğu yerde”
  • “O dereyi biliyorum yoldaş. Ama oralarda hiç köy göremedim.”
  • “Biraz içeridedir. Yanına gidene kadar görünmüyor. Arka sırtı Biçin’e bakıyor.”

Saklıydı köyü. Dersim’deki birçok köy, kom gibi… Egemenler saldırdıkça ulaşılması en zor yerler mekan olmuş Dersim köylülerine. Doğasına sığınmışlardı. Yaşamlarını daha da zorlaştırıyordu. Ama yine de yaşamak için sığınmışlardı doğaya. En kuytularda biraz su bulsalar yeterdi onlara. Çünkü su hayattı. Hanefi de böyle bir yerdi. Hozat’ın yüzlerce küçük vadilerinden birinin eteğinde meşe ağaçlarının arasına serpiştirilmiş bir yaşamdı Aşkın yoldaş için. Annesi ve yedi kardeşiyle ektikleri küçük bir tarla, üç beş keçiden oluşan bir sürü. İlçe ile hiçbir bağlantıları yoktu neredeyse. Babası şehir dışında çalışarak aile geçimini sağlıyor. Daha okul çağına varmadan bir gün babasının “iş kazasında” öldüğü haberi geliyor. Halen inanmıyor ölümün bir “kaza” olduğuna. “cinayet” diyordu.

  • “Ama ne yapabilirdik ki, hiç kimse bize yardımcı olmadı” dalgınlığı daha da artmıştı.
  • “Gideriz değil mi yoldaş? 25 yıldır görmemişim köyümü. Görmek istiyorum.”
  • “Gideriz yoldaş merak etme.”
  • “Ata toprakları ha buralar. Kaptırmam size.”
  • “Boşa ümitlenme yoldaş buranın taliplisi çoktur.”

Gidecekti köyüne ama şimdi değil. Sonbaharda işlerin en yoğun, görevlerin en karmaşık, koşturmacanın en fazla olduğu bir dönemde, gerillaya hem de Aliboğazı’na gelmişti. Anlatılmıştı durum kendisine. Ne yapsın, çaresiz boyun eğdi koşullara. Ama inanıyordu. Yıllar sonra bir kez daha görecekti köyünü. Hem de yıllar sonra ilk kez bu kadar yaklaşmışken. Sadece biraz zamana ihtiyaç vardı. Aşkın’ın bu durumunu hisseden herkes onun kadar istiyordu köyüne gidip görmesini. Ama ne yapabilirlerdi ki. Gerillada her zaman istendiği gibi yaşanmıyor. İstenilen şeyler her zaman yaşam bulamıyordu. Aşkın’da az çok biliyordu bunu. Bunun için isteğini dayatmaya çevirmedi. Ama bu durum dahi düşmana olan kinini arttırıyor. İçi düşmana darbe vurmak, hesap sormak isteğiyle kabarıyordu. Her şeye rağmen artık bir gerillaydı. İlk işi kendisi için yabancı olan bu yaşama ayak uydurma, yaşamını ona göre şekillendirmek ve gerillaya dair ne varsa öğrenmeye çalışmak. Tüm bunlar zordu. Zorlanıyordu. Gerillada geçirdiği ilk sonbahar ve kış süreci onun açısından zorluklarla geçmişti. Yıllarca başka bir devrimci örgütte devrimcilik yapmıştı. Yine yıllarca işçilikle geçen bir yaşamı olmuştu. Ama hem faaliyet yürüttüğü devrimci örgütün k.burjuva karakteri, hem de işçilik yaşamının dağınık serüveni proleter bir devrimci olmasını, disiplinli bir yaşama uymasını zorlaştırıyordu. Hem kendi devrimcilik yaşamının gelişimi, hem örgütle beraber atacağı adımların güçlenmesi için iki şey çok önemliydi. Birincisi; gerilla yaşamının ilke ve kurallarına hem disiplin, hem de öz-disiplin iradesine sahip olarak uymak, ikincisi ise; tüm bu ilke ve kuralların içselleştiği değişim ve gelişim için ön şart olan pratik içerisine girmek, araştırmak-incelemek ve öğrenmek… Ve toplamda devrimcileşmek… Tüm bunlar olduğunda kaygısız-hesapsız bir biçimde mücadele içerisinde yer edinilir. Güçlü pratiklerin sahibi, uygulayıcısı haline gelinir.

Bütün bu çelişkilerle mücadele ederek geçirdiği ilk kış kampı çıkışında içinde bulunduğu durgun halini biraz da olsa tersine çevirecek bir pratik yaşanmıştı. Kendisinin de dahil olduğu yeni yoldaşlara Parti tarihi ile ilgili verilen eğitim çalışmasının üçüncü günü vadiye doğru gelen helikopter sesleri fark edilmişti. Az bir zaman sonra helikopterlerin görünmesiyle bunların Kobra helikopterleri olduğu anlaşılmıştı. Zaten bütün gerillalar helikopterlerin sesinin alınmasıyla beraber mevzilere girmiş bekliyorlardı.

Helikopterler önce vadiye girmeden bir tur atmış ve ikinci turlarında vadiye giriş yapmışlardı. Daha vadideki ilk turlarını yaparken yeni yoldaşların olduğu mevziden talimat dışı bir silah patlamıştı helikopterlere doğru. Ardından diğer yoldaşlar. Bir anda neredeyse tüm mevzilerden silahlar patlamaya başlamış adeta kurşun yağmurunu andıran izler görünüyordu. Saldırıdan kaynaklı kobralar alandan hızla uzaklaşmışlardı. Geriye düşmana mermi yağdıran yeni yoldaşların sevinçlerini ardına alarak… Ama bir sorun vardı. Koordineli, disiplinli ve kurallı bir saldırıyla kobralara güçlü darbe olanağı varken, yenilerin acemi, disiplinsiz ve kuralsız pratikleri sayesinde saldırı zayıf kalmış ve kobralar herhangi bir darbe almamıştı. Ve bu durum yeniler açısından bir eleştiri-özeleştiri konusuydu. Aşkın yoldaş da bu bileşenin bir parçasıydı. Değerlendirmeler-eleştiriler yapıldı. Özeleştiriler sunuldu. Tüm hata ve sorunlara rağmen tutulması-büyütülmesi gereken bir şey vardı. Yeni yoldaşların düşmana saldırı kini-azmi ve öfkesi… Aşkın yoldaş da bunlardan birisiydi. Heyecandan yerinde duramıyordu. Son zamanların dalgın, düşünceli Aşkın’ı gitmiş coşku, sevinç dolu Aşkın’ı gelmişti. Sanki eli kleşin tetiğine her dokunuşunda namludan mermi ile beraber kendi yaşamına ve halkın yaşamına dair düşmanın ne kadar izi varsa onun öfke ve kinini de gönderiyordu. Biraz toparlanmış gibiydi. Bu pratikle başladı 2013 yaz faaliyetine. Ama çelişkileri de devam ediyordu. Zira tek tek pratikler çelişkilerini aşmasına yardımcı olamaz, en fazla pansuman tedbirler olurdu. Çelişkiler ancak bilincin gelişerek, pratiklerin sistemleşerek yaşam bulmasıyla çözülür. Aşkın yoldaş da çelişkilerini örgütle bütünleşme çabası içinde pratikte çözmeye başlamıştı… Bu mücadelede Ablası Leyla Karakoç’un “gerillaya geldim çünkü sadece kendi çocuklarımı düşünme bencilliğine düşemem”  sözü ona yön gösterdi…

Aşkın yoldaş’ın da içinde olduğu bir grup görev için örgütlenmişti. Koçeri köyü yakınlarına gideceklerdi. Bu köyde diğer birçok köy gibi yıkık evler, bakımsızlıktan kurumaya yüz tutmuş meyve ağaçları, biçilmediği için köyün her yanını sarmış baharda yeşil, sonbaharda sararmış otlar. Geleni gideni olmadığı için sanki hayata küsmüşçesine kendini kapatıp su vermez olmuş bir köy çeşmesi ve köyün hemen üzerinde geçmişe ait anıları kendileriyle beraber götüren ölülere ev sahipliği yapan mezar taşlarıyla harabe bir köy. Aşkın yoldaş bu köyün yakınına gideceğini; yönetim ise bu yıkık-harabe köyün Aşkın yoldaşın yaşamındaki yerini bilmeden hazırlıklarını yapıyordu…

Grup hazırlıklarını yapmış, yola koyulmuştu. Fazla uzun sürmedi yolculukları. Köye yaklaşmışlardı. Köyün hemen girişinde durdu Aşkın yoldaş. Hareketi gibi kendisi de durgunlaşmış, dalgınlaşmıştı. Sesi ağlamaklı bir şekilde yanında bulunan Sinan (Haydar Arğal) yoldaşa seslendi.

  • “Yoldaş burası Koçeri köyü…”
  • “Doğru yoldaş sen nereden biliyorsun. Daha önce gelmiş miydin?” Aşkın dolu gözlerle dönüp baktı yoldaşına. Sonra köye, meyve ağaçlarına, mezar taşlarına… Sonra yıkık bir eve ilişti gözleri. Uzun uzun baktı. Ağlamaya başladı. Kendini tutamıyordu artık. Fark etti yoldaşı. Hemen yanına yanaştı. “Ne olmuştu ki?” her zaman bunun gibi onlarca boş köyden geçiyorlardı. Hemen her gerilla faklı duygu ve öfkelerle adımlıyordu bu köylerin patikalarını. Ama şimdi çok faklı bir ortamla karşı karşıyaydı. Yanı başında yoldaşı boş yıkılmış bir köyün ortasında hüngür hüngür ağlıyordu. Nereden bilebilirdi ki, Koçeri Köyünün Aşkın yoldaş’ın yaşamındaki ikinci durağı olduğunu. Babası ölünce kendi köyü olan Hanefi’deki yaşam koşulları ve şartlardan kaynaklı bir yaz günü annesi ve yedi kardeşiyle beraber yola koyulmuşlardı. Önce Komler, sırasıyla Kırağı ve Danzi köylerini geçerek gelmişlerdi Koçeri köyüne. Artık burada yaşayacaklardı. Şimdi önünde durduğu ve sadece köşe taşları ile yıkık duvarlardan ibaret olan bu evde kalacaklardı. İki yıl boyunca kışları her gün sabah bu evin kapısından çıkıp az ilerideki Yel (Doğal) köprüyü geçerek Zohar’daki okula gidecekti. Evin su ihtiyacı olduğunda şimdi kurumuş olan köy çeşmesinde sıraya girecek, meyve ağaçlarıyla dolu bu köyde en çok ceviz ağaçları ve armut ağaçlarının altında arkadaşlarıyla oturacak bir yandan sohbet edip oyun oynayacak, diğer yandan meyve yiyeceklerdi. Ve yine bazı akşamlar şimdi önünde oturduğu evin kapısı çalacak, onların içeriden “kamo” sorusuna, dışarıdan “may me partizan” cevabı gelecek ve onlarla saatlerce süren sohbet ve paylaşımlara girecekti. Bu köyde planları böyle olmasa da iki yıllık bir yaşam sürmüş ve birçok anısı olmuştu. Ta ki yolları bu kez Hozat ilçe merkezine uzanana kadar.
  • “Bu köyde de çok anım var yoldaş” diyordu. Koçeri köyü sohbetlerimize konu olunca. İşte şimdi bu köyün içinde, yaşadığı evin önündeydi. Ama bir türlü evin yıkık duvarlarının içine girmiyordu/giremiyordu. Sanki içeri girdiğinde o anılar canlanacak, acı ve sevinçleri yeniden hissedecek, içeride geçen çocukluğunu yaşayacaktı.
  • “Giremedim yoldaş. Çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim o duvarlar arasına atamadım adımlarımı. Niye bu köye gelmek zorunda kaldığımız sorusu, bizi bunu yaşamaya zorunlu bırakan devlete olan öfkem, içerde o kadar güzel anım olmasına rağmen engelledi beni. Ama bunların hesabını soracağız yoldaş. O zaman hiç düşünmeden gireceğim o duvarların arasına. O zaman sadece güzel anıları hatırlayacağım” demişti Koçeri ziyaretinin ardından.

Bu aynı zamanda yaşadığı çelişkide bir netleşmenin, gerillada kalmanın, mücadele edecek olmanın bir ifadesiydi. Artık daha farklı, daha coşkulu, daha girişken ve daha umutlu bir Aşkın vardı. Gerilla yaşamına daha fazla ayak uydurmaya, disipline daha fazla uymaya çalışan, gelişime daha fazla önem veren bir Aşkın. Sonraki günlerde yolu bu kez Hanefi köyüne doğup büyüdüğü köye düşmüştü. Ama bu kez Koçeri gibi tesadüf değildi. Bu nedenle kendini biraz daha hazırlamıştı orada yaşayacağı duygulara. Köyü bulmak zor olmadı. Hemen tanımıştı ama birkaç yıl sonra yolu yeniden Hanefi köyüne düştüğünde bu kez “insan kendi köyünü tanımaz mı?” diyerek gerilla birliğinin diline düşmüştü.

2014 yazında Ovacık faaliyet alanında örgütlenmişti. Bir görev gereği Ahmet (Yetiş Yalnız)yoldaşla beraber bu kez akrabalarının da yaşadığı Cevizlidere taraflarına gitmeleri gerekiyordu. Aşkın yoldaş gerillaya katılmadan önce defalarca gittiği bu köye ilk defa gerilla olarak gidecekti. Araziyi bilmiyordu. Ahmet yoldaş daha önce gittiği içinse rahattılar. Yolları biraz uzundu. Yola çıktılar. Çıkmaları gereken ilk tepeyi aştıklarında Ahmet yoldaş gidecekleri yönü, araziyi karıştırmıştı. Uzun tartışmalar sonunda bir güzergah belirleyip hareket ettiler. Uzun bir süre yol aldıktan sonra ancak anlayabildiler kaybolduklarını. Bir yerde durdular. Önlerindeki vadiye bakıp “şimdi ne tarafa gideceğiz?” diye sordular birbirlerine.

  • “Şu an nerede olduğumuzu bilmiyorum ama şu tarafa gitmemiz gerekiyor” dedi Ahmet yoldaş önlerinde uzanan vadiyi göstererek.

Yola koyuldular. Oldukça zaman kaybetmişlerdi. Bir boş köyün yanından geçtiler. Aşağıda başka bir boş köy daha göründü. Oraya doğru gittiler. Bir ara Ahmet yoldaş;

  • “Burası Komler’e çok benziyor” dedi.
  • “Yok yoldaş ne işimiz var bizim Komler’de?” diye karşılık verdi Aşkın. Komler olsa tanırdı. Nede olsa çocukluğu buralarda geçmişti. Devam ettiler yola. Komler’in içinden geçtiler. Ama hala “Komler değil” diye kendilerini ikna etmeye çalıştılar. Ta ki Cumhuriyet tepesinin önüne gelene kadar…

Kaybolduklarını biliyorlardı. Ama bu kadarına pek ihtimal vermiyorlardı. Zira neredeyse bir gün önce yola ilk çıktıkları noktaya kadar geri gelmişlerdi. Oysa biraz dikkat etseler, kaybolduklarına ve ne yöne gideceklerine dair sohbeti yanında ettikleri köyün Aşkın’ın doğduğu Hanefi köyü olduğunu anlayacaklardı.

Gerilla yaşamı boyunca Aşkın defalarca gerilla birliğinin diline düşeceği onlarca pratiğin sahibi olmuştu. Kimisi “traji-komik”, kimisi ise gerçekten komikti.

2016 yazı Temmuz günlerinin sıcağı yaşanıyor. Bütün ülke 15 Temmuz gecesi gerçekleşen “askeri darbe girişimi” ile çalkalanıyor. Faaliyet yürüttüğü alanda da köylülerin bütün gündemi değişmiş, darbe girişimi nedenleri ve sonuçları üzerine sohbetlerin dışına pek çıkılmıyordu. O gün girdikleri çadır kalabalıktı. Yaylacıların yanı sıra şehir dışından misafirler de vardı. Gündem belliydi zaten. Köylüler ve gerillalar sürece dair yoğun bir tartışma ve sohbet ortamı içerisindeydiler. Bir ara şehir dışından gelen bir misafir Aşkın’a dönerek;

  • “Yoldaş siz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye sordu.

Aşkın’ın gerilladaki en önemli sorunlarından birisi politika ve politikleşme konusunda yaşadığı ilgisizlikti. Uzun yıllar devrimcilik yapmasına rağmen, bu alana ilgisi hep zayıf kalmıştı. Bu sorunun yaratmış olduğu bir sonuç olarak da yıllardır dar pratik içerisinde çırpınıp durmuştu.

Politikaya ilgi ve politikleşme her devrimcinin gelişiminin temel kriterlerindendir. Zira içerisinde bulunduğu savaş ortamı dahi politikanın yürütülme araçlarından birisiydi. Hele bir de sorumluluk üstlenilmeye başlanıldığında, bu durum daha yakıcı bir sorundu. Birim komutanlığına atandıktan sonra, kendisinde yaşanan bu eksikliğe müdahale isteği ve ihtiyacı da daha fazla artmıştı. İlk kış kampında bu konuya dair yürütülen tartışmalarda,

  • “Tamam yoldaşlar ben de farkındayım. Politikleşmek zorundayım. Bunun için ne yapılması gerekiyorsa yaparım/yapacağım” demiş ve kış kampının başında kitap okumayı, hem de teorik kitaplar okumayı sevmeyen birisi olmasına rağmen, Lenin’in “Ne yapmalı?” adlı kitabını okumaya başladı. Sonrasında önüne hedefler koymuştu.
  • “Kendimi geliştirip, Parti İleri militanı olacağım” demişti.

Kendisini zorluyordu. Ama sistemli bir yoğunlaşma içerisine girmeye de zorlanıyordu. Bu nedenle bu konunun yaratmış olduğu bir dizi zorlamalarla geçiyordu gerilla yaşamı. İşte şimdi Partimizin bu konudaki düşüncelerini-tespitlerini merak eden böylesi bir soru karşısında yine zorlanmıştı. Aşkın böylesi zorlanmaları yaşadığında heyecanlanır, tabir-i caizse eli ayağı birbirine dolanır, sonuç olarak da doğru bildikleri de diline dolanır. Ne diyeceğini karıştırırdı. Yine o heyecanı yaşıyordu. Söyleyecek şeyleri vardı. Ama nasıl ifade edecekti. Oysa şimdi yanında bu soruya cevap verecek başka bir yoldaşının olmasını ne kadar da çok isterdi. Ama yoktu. Söz ve cevap hakkı Aşkın’daydı. Zaten yanındaki Bakış’ın böyle bir “topa” kesinlikle girmeyeceğini biliyordu.

Böylesi ortamlarda her zaman yaptığı gibi, önce oturuş pozisyonunu değiştirdi. Olası bir terlemeye müdahale edeceği şekilde boynundaki çiti düzeltti. Birkaç kez “hım.. hımm” yaparak boğazını temizledi ve konuşmaya başladı. Bütün çadır şimdi onu dinliyordu. Bu durum onun heyecanını daha da arttırmıştı. Normal şartlarda insanlarla kolay diyalog kuran, ortamda çabuk dikkat çeken bir yoldaştı. Ama şimdi durum faklıydı. Biraz zorlanıyordu. İlk başta genel olarak sürece ve egemenler arası çatışmalara, halka yönelik saldırılara vs. değindi. Buraya kadar bir sorun yoktu. Ancak süreç ilerledikçe nasıl bağlayacağına dair kendi kafasındaki soru işareti zorlanmasına, zorlanması düşüncelerinin, düşünceleri de kelime ve kurduğu cümlelerin karışmasına yol açmaya başlamıştı.

  • “Sonuç olarak kirvem; ülkemizde egemenler kendi aralarında belli kliklere ayrılmış ve egemen olan her kesim belli bir kliği temsil etmektedir. Doğal olarak diğer klikte muhalefette kalmakta ve egemen olmak için bazı hamleler yapmaktadır. İşte 15 Temmuz darbe girişimi de ülkemizde böylesi bir çatışmanın “ABD kliği” ile “Amerikan kliğinin” çatışması olarak tanımlanabilir. “ diye sözünü bitirmişti.

Genel olarak kurduğu mantıkta bir sorun yoktu. Ama ilk Bakış’ın fark ettiği ve daha sonra neredeyse bütün gerilla birliğinin diline konu olacak bir cümle ile bağlamıştı. “ABD kliği” ile “Amerikan kliği” arasındaki çatışma…

Sonraki günlerde olayın sıcaklığıyla hemen her yoldaş Aşkın’a şu soruları sormuştu.

  • “Aşkın ülkemizde şu an ABD kliği mi, yoksa Amerikan Kliği mi egemen?”
  • “Darbeye kalkışan klik ABD kliği mi, Amerikan Kliği mi?”
  • “Tayyip şu an hangi kliği temsil ediyor. ABD kliğini mi, Amerikan Kliğini mi?”

Sorularla yönlendirilen göndermeleri fark eden Aşkın ise hemen kendini savunmaya geçiyordu.

  • “Ne yapalım yoldaş. Heyecanlandık, karıştırdık.” Sonra Bakış eğer ortamda ise;
  • “Lo Bakış ben sana gösteririm. Rezil ettin beni” diyerek sitemini esirgemiyordu. Çünkü köylüler dışında bu ortamın tek tanığı ve gerilla gücüne aktaranı Bakış’tı.

Aşkın’ın gerilla yaşamında en fazla öne çıkan özelliği tüm eksikliklerine rağmen düşmana darbe vurma isteği ve ona karşı taşıdığı öfkesi ve kini idi. Faaliyet yürüttüğü alanlarda düşmana karşı yapılacak, ya da yapılması düşünülen bir eylem varsa hemen söze girer;

  • “Yoldaş ben de olacağım” diye kendini dayatırdı.
  • “Bak daha eylemlere katılmamış yoldaşlar var. Onları da hesaba katmak gerekmiyor mu?” sorusuna,
  • “Tamam yoldaş onlar da katılsın ama ben de olayım” diye her zaman hazır cevabı vardı.

Biliyordu, düşmana yönelik eylemler öfkesini ve kinini tek başına dindirmeyecek, halkın yaşadığı baskı ve sömürüyü ortadan kaldırmayacaktı. Yapılan eylemler düşmanı zayıflatma, parça parça imha etme ve hesap sormaydı. Sömürü ve zulmün ortadan kalkması Aşkın’ın deyimiyle “karakolların ışıkları sönünce” gerçekleşecek.

İşte bu öfke, kin ve halkın yaşadığı acılarla katmerleşen yüreğini taşıyarak kimi zaman komutanı, kimi zaman elinde Bixi ile savunması, kimi zamanda kleşi ile saldırı gruplarında yer alarak katıldı bir dizi eyleme. Suruç şehitlerinin, Mercan şehitlerinin, Ankara’da 10 Ekim’de yapılan saldırıda katledilenlerin intikamını almak için örgütlenen eylemler başta olmak üzere katıldığı eylemlerde yer almak coşkusunu arttırıyor, katılımını güçlendiriyordu.

2015 yaz faaliyetinde bir randevu talebi gelmişti. Aşkın yoldaş’ın ailesi gelecekti görüşmeye. Akşam randevuya gitmeden kendini hazırlamıştı. Randevu yerine vardıklarında ailesi gelmişti ama içlerinde, hiç beklemediği eski sevgili vardı. Gerillaya katılırken, duygularını da ardında bırakarak, onu unutmadan gelmişti. Şimdi karşısında görünce oldukça heyecanlanmıştı. Uzun uzun sohbet etme imkanını kullandılar. Ayrılırken Aşkın ona “çit” olarak kullandığı bir tülbent verdi hatıra olarak. Aldı Syria çiti. Aşkın’a döndü.

  • “İstersen gel aşağıda başıma sen tak” dedi.

Mesajı almıştı Aşkın. Her ne kadar ona karşı taşıdığı duygular olsa da kendisini buraya ait hissediyor ve düşmanla esas hesaplaşmasını bitirmediğini biliyordu. Karşılarında Amutka karakolu, karanlıklara inat dört bir yana yerleştirilmiş projektör ışıklarıyla adeta güç gösterisi yapıyordu. Syria’ya baktı. Amutka karakolunu gösterdi.

  • “Bak şu karakolun ışıklarını görüyor musun? Bu ışıklar sönmeden olmaz” dedi.

Şimdi mesajın bizim tarafımızdan alınmıştır Aşkın (Qopo) yoldaş. Merak etme. Belki siz olmayacaksınız ama o ışıkları söndüreceğiz. Hem de sadece karakolların değil egemenlerin oturdukları bütün sarayların da ışıklarını…

Bir yoldaşın

                                                                                                       19 Aralık 2016 -Aliboğazı

 

 

Bir cevap yazın